4 Eylül 2026 Cuma

mühürlenmiş yankılar: bir bakışın, bir kelimenin, bir rüzgârın psikanalitik izleri

  

I. Bakışın Ontolojisi

Bir bakış, yalnızca gözlerin hareketi değildir; bilinçdışının en sessiz ama en güçlü ifadesidir. Psikanalitik açıdan bakış, arzunun ve eksikliğin dışavurumudur. Sosyolojik bağlamda ise bakış, bireyler arası görünmez bir sözleşmedir: kim kimi görür, kim kimi görmez, kim görünür olmayı seçer. Felsefi düzlemde bakış, varlığın kendini ötekine sunma biçimidir. Bir deftere mühürlenen bakış, aslında bir hafıza kaydıdır; zamanın akışına karşı bir direniş.

 

II. Kelimenin Ağırlığı

Bir kelime, yalnızca seslerin birleşimi değil, kültürün ve bilinçdışının taşıyıcısıdır. Freud’un dil sürçmelerinde gördüğü gibi, kelime çoğu zaman söylenmek istenmeyeni de açığa çıkarır. Sosyolojik açıdan kelime, toplumsal hafızanın ve kimliğin inşasında temel bir yapıtaşıdır. Felsefi olarak ise kelime, varlığın kendini anlamlandırma çabasıdır. Deftere mühürlenen kelime, bireyin kendi içsel tarihini yazıya dönüştürme arzusunun somutlaşmış hâlidir.

 

III. Rüzgârın Sesi

Rüzgâr, doğanın en anonim ama en derin sesidir. Psikanalitik açıdan rüzgâr, bilinçdışının fısıltısıdır; bastırılmış olanın geri dönüşüdür. Sosyolojik bağlamda rüzgâr, mekânın ve toplumsal düzenin görünmez sınırlarını aşar; bireyi evinden çıkarır, topluluğa sürükler. Felsefi düzlemde ise rüzgâr, varlığın geçiciliğini ve akışkanlığını hatırlatır. Deftere mühürlenen rüzgâr sesi, bireyin kendi içsel titreşimlerini evrensel bir akışa bağlama çabasıdır.

 

IV. Mühürleme Eylemi

Bir deftere mühürlemek, yalnızca yazmak değildir; unutmaya karşı bir direniştir. Psikanalitik açıdan mühür, bastırılanın güvenli bir alana aktarılmasıdır. Sosyolojik olarak mühür, bireyin kendi hikâyesini toplumsal hafızadan ayırma girişimidir. Felsefi düzlemde ise mühür, varlığın kendi anlamını koruma çabasıdır. Mühürlenen bakış, kelime ve rüzgâr sesi, bireyin kendi içsel evrenini dış dünyanın kaosuna karşı saklama arzusunu temsil eder.

 

V. İçsel Yankının Sosyolojisi

Bakış, kelime ve rüzgâr sesi deftere mühürlendiğinde, birey kendi içsel yankısını toplumsal sessizlikle buluşturur. Psikanalitik açıdan bu, öznenin kendi bilinçdışıyla yüzleşmesidir. Sosyolojik olarak ise bireyin kendi hikâyesini toplumsal anlatılardan ayırma çabasıdır. Felsefi düzlemde ise bu mühür, varlığın kendi anlamını kendi içinde saklama iradesidir. Böylece defter, yalnızca bir yazı alanı değil, bireyin kendi içsel özgürlüğünü mühürlediği bir metafizik mekâna dönüşür.

3 Eylül 2026 Perşembe

çocukluğun mitolojik yankısı: eski günlerin büyüsü

İnsanın geçmişe duyduğu özlem, yalnızca nostaljik bir eğilim değil, aynı zamanda varoluşun en derin katmanlarına işleyen bir felsefi çağrıdır. Eski günleri sevmek, çocukluğun saf ve dokunulmamış zamanına duyulan özlemin bir tezahürüdür. Bu özlem, Platon’un idealar dünyasına duyulan arzuya benzer; çünkü çocukluk, zihnin henüz kirlenmemiş, saf hakikate en yakın olduğu dönemdir.

 

Çocukluk, mitolojik anlatılarda “altın çağ” olarak tasvir edilen döneme karşılık gelir. Hesiodos’un insanlık çağları tasnifinde altın çağ, masumiyetin ve huzurun hüküm sürdüğü bir evredir. Benim için eski günler, tam da bu altın çağın yankısıdır; oyunların, masum kahkahaların ve zamanın ağır akışına karşı duyulan saf güvenin mekânıdır.

 

Felsefi açıdan bakıldığında, çocukluk Heidegger’in “dünya ile ilk karşılaşma” dediği saf açıklığın alanıdır. O günlerde varlık, henüz kavramsal yüklerle boğulmamış, doğrudan deneyimlenen bir hakikat olarak karşımıza çıkar. Eski günleri sevmek, aslında bu açıklığa, bu saf varoluş tecrübesine geri dönme arzusudur.

 

Akademik bağlamda ise çocukluk, bireyin kimlik inşasında temel bir döneme tekabül eder. Sosyoloji ve psikoloji literatürü, çocukluk deneyimlerinin yetişkinlikteki değerler sistemini ve duygusal yönelimleri belirlediğini vurgular. Dolayısıyla eski günlere duyulan sevgi, yalnızca bireysel bir nostalji değil, aynı zamanda kimliğin köklerine duyulan akademik bir sadakattir.

 

Sonuç olarak, “Eski günleri neden mi seviyorum? Çünkü orada çocukluğum var” cümlesi, basit bir duygusal ifade değil; mitolojik, felsefi ve akademik düzeyde yankı bulan bir hakikattir. Çocukluk, insanın kendi altın çağıdır; ve o çağın hatırası, zamanın bütün ağırlığına rağmen, ruhun en derin katmanlarında bir ışık gibi parlamaya devam eder.

1 Eylül 2026 Salı

sonbahar başlangıç ve sondur

Mevsimlerin en merhametlisidir. Evin mevsimi. Sarılmanın, sarınmanın, sarmalanmanın, sıcak çayların, derin sohbetlerin mevsimi. karşılaşmaların değil buluşmaların mevsimi.

Tepemizdeki ağaçtan yapraklar düşmeli; her biri, zamanın ağır adımlarını hatırlatan sessiz birer hatıra gibi tahta masaya konmalı. Kekikli yollardan geçerken, cırcır böceklerinin uyuklatan sesleri kulaklarımızda yankılanmalı; bu sesler, akşamın dinginliğini bir ninni gibi örmeli. Doğanın bu küçük ayrıntıları, insanın ruhunu hem dinlendiren hem de derinleştiren bir tabloya dönüşmeli.

Sabun kokmalı çarşaflar; temizliğin ve masumiyetin kokusu, rüzgârla birlikte odalara yayılmalı. Çarşafların beyazlığı, günün yorgunluğunu silip atan bir huzur gibi olmalı. Sofrada ahtapot salatasıyla zeytinyağlı iç bakla yapılmalı; Akdeniz’in serinliği, Ege’nin bereketi sofranın ortasında buluşmalı. Her lokmada denizin tuzu, toprağın yeşili, sofranın dostluğu hissedilmeli.

Sarımsaklı yoğurdun üzerine neşe olsun diye iki damla zeytinyağı dökmeli. O damlalar, sıradan bir yemeği şölene dönüştüren küçük mucizeler gibi parlamalı. Sofrada sakız rakısı almış olmalı; ince kadehlerde yükselen beyaz köpük, sohbetin kıvrımlarında hafifçe dalgalanmalı. Rakının serinliği, dostluğun sıcaklığıyla birleşmeli; sofrada kahkahalar, şarkılar ve hatıralar birbirine karışmalı.

Eski bir radyo açık olmalı; zamanın tozlu raflarından gelen ses, mekânı nostaljiyle doldurmalı. Müzeyyen Senar “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” söylemeli; şarkının her kıvrımı, geçmişin hatıralarını bugünün huzuruyla buluşturmalı. O ses, insanın kalbine dokunan bir hatıra gibi, akşamın sessizliğini kırmalı ve ruhu başka diyarlara taşımalı.

Ve bütün bu sahne, hayatın küçük ayrıntılarından örülmüş bir tablo gibi durmalı: yaprakların düşüşü, sabun kokusu, sofranın bereketi, rakının serinliği, şarkının hüznü… Hepsi bir araya gelip, insanın ruhunu hem dinlendiren hem de derinleştiren bir akşamın şiirini yazmalı. Bu şiir, gündelik hayatın sıradanlığını aşarak, insanın iç dünyasında yankılanan bir huzur ve neşe bırakmalı.