Sonbahar; romanların sararmış sayfalarında, öykülerin iç burkan satır aralarında, filmlerin uzun suskunluklarında ve şarkıların titreşen ezgilerinde daima hüznün mevsimi olarak yer bulur kendine. Belki de bu yüzden sonbahar, yalnızca bir mevsim değil, insan ruhunun en derin duygularına açılan görünmez bir kapıdır. Hüznü yalnızca bir acı değil de hayatın inceliklerini anlamaya yarayan bir bilgelik olarak görenler, sonbaharın taşıdığı o ağır ve sessiz güzelliği de severler. Çünkü sonbaharın kederi karanlık değildir; aksine, insanın iç dünyasını yavaşça aydınlatan, geçmişle bugün arasında köprü kuran zarif bir duygudur. Yazın gürültüsünden sıyrılan ruh, bu mevsimde kendi sesini daha net duyar; unutulduğu sanılan anılar, serin rüzgârların eşliğinde yeniden yüzeye çıkar ve kalpte sessiz bir yankıya dönüşür.
Ben de günler boyunca her akşamüstü balkonda oturdum. Güneşin ufuk çizgisine doğru ağır ağır süzülüşünü izledim. Her gün aynı saatte başlayan bu gösteri, hiçbir zaman birbirinin aynısı değildi. Kimi zaman gökyüzü bakır ve kehribar renklerine boyanıyor, kimi zaman puslu bir pembelik bütün ufku sarıyordu. Bahçelerdeki ağaçlar, günün son ışıklarını yapraklarının arasında saklıyor; dallar, sanki yaklaşan geceye teslim olmadan önce son kez parlamak ister gibi ışıldıyordu. O saatlerde zaman yavaşlıyor, şehir uzaklaşıyor ve insan kendini tabiatın derin nefes alışverişine bırakıyordu. Gün batımı, yalnızca bir günün sonu değil; aynı zamanda geçmişten bugüne taşınan duyguların da yeniden görünür hâle geldiği eşsiz bir eşikti.
Geceleri de balkona çıkmayı sürdürdüm. Sonbahar gecelerinin kendine özgü sessizliğinde bahçeleri izlemeye çalıştım. Gündüzleri canlı ve hareketli görünen o ağaçlar, karanlığın içinde bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Yaprakların arasından gelen hafif hışırtılar, uzaklardan yükselen belirsiz sesler ve serin havanın tenimde bıraktığı ürperti, gecenin dokusunu oluşturan ince ayrıntılardı. Karanlık, çevremdeki nesneleri görünmez kılmaktan çok onların anlamını derinleştiriyordu. Ağaçlar yalnızca ağaç olmaktan çıkıyor, insanın iç dünyasında saklı kalan düşüncelerin sembolüne dönüşüyordu. Her şey daha sessiz, daha yavaş ve daha anlamlı görünüyordu.
Sonbahar gecesinin karanlığı dediğimde ise aslında tekdüze bir karanlıktan söz etmiyorum. Yağmursuz gecelerde bahçeler çoğu zaman ay ışığının gümüşî örtüsüyle kaplanıyordu. Dalların arasından süzülen ışıklar, toprağın üzerinde ince desenler oluşturuyor; en sıradan köşeler bile masalsı bir görünüm kazanıyordu. Bazen de ay, ağır bulutların ardına çekiliyor, ışığını sakınan çekingen bir misafir gibi gökyüzünde belli belirsiz kalıyordu. İşte o zaman karanlık biraz daha derinleşiyor, bahçeler hayal ile gerçek arasında asılı duran gizemli mekânlara dönüşüyordu. Fakat ister ay ışığıyla aydınlansın ister bulutların ardında silikleşsin, sonbahar gecesi daima insanın içine işleyen o özel duyguyu koruyordu: Geçip giden zamana karşı duyulan tatlı bir özlem.
Belki de sonbaharın asıl büyüsü burada saklıdır. İnsan, bu mevsimde hayatın faniliğini daha yoğun hisseder; fakat aynı zamanda var olmanın güzelliğini de daha derinden kavrar. Balkonun sessizliğinde geçirilen uzun saatler boyunca, düşen yaprakların ve erken çöken akşamların aslında bir kaybı değil, zamanın doğal akışını temsil ettiğini düşünür. Hüzün, burada yıkıcı bir duygu olmaktan çıkar; estetik bir farkındalığa, hayatın kırılgan güzelliğini görmeye yarayan bir pencereye dönüşür. Sonbahar bu nedenle yalnızca sararan yaprakların mevsimi değildir; insanın kendi içine dönebildiği, anılarla bugünü aynı gökyüzünün altında buluşturabildiği ve hüznün içindeki zarafeti keşfedebildiği en derin zamanlardan biridir. Bu yüzden romanlar, öyküler, filmler ve şarkılar sonbaharı hep hüzünle anar; çünkü bazı mevsimler yalnızca yaşanmaz, aynı zamanda hissedilir ve hatırlanır.