Bazı ayrılıklar vardır ki yaşandıkları gün sona ermez; insanın içinde yıllarca süren görünmez bir mevsime dönüşür. Takvim yaprakları değişir, şehirler değişir, hatta insanın sesi bile zamanla başka bir tını kazanır; fakat bazı vedalar ilk günkü sızısını korur. Çünkü ayrılık, yalnızca iki insanın birbirinden uzaklaşması değildir. Aynı zamanda ortak bir zamanın, paylaşılan düşlerin ve birlikte kurulan sessiz dünyanın da dağılmasıdır. İnsan bazen bir kişiyi değil, onunla birlikte yaşadığı hayatı özler. Bu yüzden ayrılıkların gerçek ağırlığı, kaybedilen insandan çok, geride kalan hatıraların derinliğinde saklıdır.
Belki de bu nedenle herkes acısını kendi içinde büyütür ve kendi yangınını taşır. Nitekim, “Herkes kendi ateşini başkasının cehenneminde sınar.” İnsan, çoğu zaman yaşadığı kırgınlıkları başkalarının yaralarında anlamlandırmaya çalışır. Kendi eksikliğini başka eksikliklerde, kendi yalnızlığını başka yalnızlıklarda arar. Oysa her ateşin yanışı farklıdır; her kalbin taşıdığı yük, yalnızca onu taşıyan tarafından bütünüyle hissedilebilir. Başkalarının acılarına bakarak teselli bulmaya çalışsak da gece sonunda herkes kendi karanlığıyla baş başa kalır. Çünkü ruhun en derin yaraları, kalabalıkların arasında değil, sessizlikte konuşur.
Zaman geçtikçe ateşin harareti azalır gibi görünür. Fakat bazı duygular tamamen sönmez; yalnızca biçim değiştirir. İşte o anlarda insan, “kendi külünde söner bütün rüzgârlarına yazıldığın akşam” duygusunu yaşar. Bir zamanlar yakan ateş, geride solgun bir kor bırakmıştır. O korun içinde hem sevginin sıcaklığı hem de kaybın soğukluğu birlikte yaşar. Hatıralar bir rüzgâr gibi gelip geçer; bazen unutulduğu sanılan bir koku, bazen eski bir şarkı ya da tanıdık bir sokak bütün külleri yeniden havalandırır. İnsan anlar ki bazı yangınlar suyla değil, zamanla söner; fakat zaman bile onların izini bütünüyle silemez.
Ayrılığın ardından kalan hatıralar da tıpkı kıyıda unutulmuş izler gibidir. Bir süre sonra gerçek ile düş birbirine karışmaya başlar. İnsan, “ateş tadında, kum tadında kalarak derinleştirir bazı ayrılıkları zaman” sözünün anlamını yavaş yavaş kavrar. Çünkü zaman her şeyi iyileştirmez; bazı duyguların köklerini daha da derine indirir. Geçmişin bulanıklaşması beklenirken, kimi anılar daha keskin ve daha parlak hâle gelir. Hatırlanan şeyler artık olayların kendisi değil, onların ruhta bıraktığı izdir. Böylece ayrılık bir yokluk olmaktan çıkar; insanın karakterine işlenmiş görünmez bir katmana dönüşür.
Ve sonunda insan, taşıdığı ağırlığın adını koymayı öğrenir. Acıyı bütünüyle unutamaz ama onunla yaşamayı başarır. Bununla birlikte bazı günler vardır ki sonbaharın serinliğinde, bir akşamın erken karanlığında veya Eylül'ün hüzünlü ışığında eski yaralar yeniden konuşmaya başlar. İşte o zaman içinden şu cümle yükselir: “Al ağrını git buradan, en uzun eylülü ömrümüzün…” Bu, bir öfke değil; yorgun bir kabulleniştir. Çünkü insan bazen gitmesini istediği şeyin aslında çoktan gittiğini bilir. Geriye yalnızca mevsimlere karışmış anılar kalmıştır. Ve bazı Eylüller vardır ki takvimde otuz gün sürer, fakat insanın ruhunda bir ömür boyunca devam eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder