Denize biraz yüksekten bakan, rüzgârlı bir veranda. Ufuk çizgisiyle gökyüzünün birbirine karıştığı yerde, dalgaların durmadan kıyıya taşıdığı ses ince bir fon müziği gibi yayılıyor etrafa. Daracık bir masa başında altı kişi oturuyor. İlk bakışta aynı masayı paylaşsalar da aslında her biri kendi düşüncelerinin derinliklerinde yalnız. Sözlerin yerini sessizliğin aldığı bu anlarda, gözler bazen denize takılıyor, bazen görünmeyen bir hatıranın peşine düşüyor. Dışarıdan bakan biri kalabalık bir topluluk görebilir; fakat içeriden bakıldığında bu masa, birbirine yakın oturan yalnızlıkların oluşturduğu sessiz bir takımadayı andırıyor.
"Herkes, orada sadece kendisi varmış gibi bir hâl içinde." Çünkü insanın en kalabalık anları bile bazen en yalnız anları olabilir. Her biri kendi geçmişine, kendi telaşlarına, kendi özlemlerine gömülmüş durumda. Kimi uzak bir anıyı düşünüyor, kimi henüz yaşanmamış bir geleceğin hayalini kuruyor, kimi ise yalnızca denizin sonsuzluğuna bakarak herhangi bir şeyi düşünmemeye çalışıyor. Aynı masada bulunuyorlar, fakat her biri zihninde başka bir kıtanın kıyısında oturuyor sanki. Aralarında görünmez mesafeler var; bu mesafeler birkaç santimetrelik sandalye aralıklarından değil, insan ruhunun derinliklerinden oluşuyor.
Bu sessizliğin içinden yalnızca rüzgâr geçiyor. "Rüzgâr geçiyor aralarından; teker teker saçlarına değiyor, yanaklarını okşuyor, tenlerini hafif ürpertiyor. Hepsi de, rüzgârın kendilerine özel davrandığını sanıyor ayrı ayrı." Rüzgârın en tuhaf tarafı da bu değil midir zaten? Herkese aynı anda dokunur ama herkeste farklı bir duygu uyandırır. Kimi onda çocukluğunu bulur, kimi kaybettiği bir yazı, kimi uzak bir yolculuğu hatırlar. Verandaya asılı çarşaf ise görünmeyeni görünür kılar. Kumaşın dalgalanan yüzeyinde rüzgâr şekil kazanır, varlığı somutlaşır. İnsan bazen ancak böyle anlarda fark eder: Hayatta en çok hissedilen şeyler, çoğu zaman gözle görülmeyenlerdir.
Masada derinleşen sessizlik, neredeyse başlı başına bir konuşmaya dönüşmüştür. "Masadakilerden biri bir şey diyecek olsa, hepsi teker teker masada ve kalabalık içinde olduğunu hatırlıyor." Sessizlik, onları kendi içlerine çekmiştir; fakat tek bir cümle, tek bir ses bütün büyüyü bozabilecek güçtedir. İnsan zihni böyledir. Bir an sonsuz gibi genişler, sonraki an dünyanın somut gerçeklerine geri döner. Deniz, rüzgâr ve düşünceler arasında kaybolmuş insan, bir anda bulunduğu yere geri çağrılır. Kalabalığın farkına varır, sandalyesinin sertliğini hisseder, önündeki masayı yeniden görür. Sessizlik, kısa süreliğine de olsa zamanı askıya almıştır.
Derken beklenmedik bir ses bölüyor her şeyi. "Bir çocuk sesi bölüyor sessizliği. Orada oturanların böyle oturarak ne yaptığını anlamayan, anlayamayan bir çocuk. Çocuk onlara tek tek dokunuyor ve şimdiki zamana çekiyor, ellerinden tutarak..." Belki de çocukluğun en büyük gücü budur: İnsanların karmaşıklaştırdığı hayatı en yalın hâliyle görebilmek. Çocuk, geçmişe saplanıp kalmaz; geleceğin yükünü de taşımaz. O yalnızca içinde bulunduğu anın içindedir. Bu yüzden masadaki yetişkinlerin unuttuğu şeyi hatırlatır onlara. Deniz oradadır, rüzgâr oradadır, gün oradadır ve hayat tam o anda akmaktadır. Çocuğun eli, yalnızca bir ele değil, zamana uzanır. Ve bir anlığına herkes, içinde kaybolduğu düşüncelerden çıkarak yeniden aynı verandada, aynı masada ve aynı anın içinde buluşur. Çünkü bazen insanı hayata geri döndüren şey büyük olaylar değil; küçük bir elin sessizce omzuna dokunmasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder