Kış, İstanbul’a griliğiyle yüklenmiş. Güneş, Balat’ın eski sokaklarında, ansızın çıkıp gelen eski bir dost sıcaklığıyla bulutları aralayıp öylesine bir görünüyor. Gökyüzü iyiden iyiye içine kapanmış. Etraf, sessizce ağlar gibi çiseleyen yağmurla birlikte, bir garip rüzgâra sarınmış hüzünle geziniyor. Sokakta eksilmeyen kızarmış balık ve yeni soyulmuş kuru soğan kokusu… Ve işte Balat: Bir zamanlar “Altın Boynuz” diye bilinen Haliç'in eteklerinde, terk edilmiş bir semt…
Kış, İstanbul’un üzerine gri bir kefen gibi serilmişken, Balat’ın dar sokaklarında yankılanan sessizlik, zamanın kendisini bile tereddüde düşüren bir ağırlıkla örter her şeyi. Bu semt, bir zamanlar Altın Boynuz’un kıyısında parıldayan bir cevherken, şimdi geçmişin yankılarını taşıyan bir palimpsesttir. Sis, yalnızca havayı değil, belleği de örter; tıpkı Lethe ırmağının sularında yıkanan ruhların unutuşa karışması gibi. Balat, artık bir zamanlar olduğu gibi değil; o, kendi mitolojisini yitirmiş bir tanrıçanın yorgun bakışlarıyla bakar ziyaretçilerine.
Güneş, Prometheus’un zincirlerinden kurtulmuşçasına bulutların arasından başını uzatır; ama bu bir kurtuluş değil, bir hatırlatmadır. Işığın dokunduğu taş duvarlar, zamanın yıpratıcı elleriyle çatlamış, yosun tutmuş, ama hâlâ direnmektedir. Her bir taş, Herakleitos’un “aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözünü doğrularcasına, geçmişin izlerini taşırken, şimdiki zamanın geçiciliğini haykırır. Balat, bir zamanlar tanrıların bile uğramaktan çekinmediği bir agora iken, şimdi yalnızca hatıraların yankılandığı bir nekropol gibidir.
Çiseleyen yağmur, gökyüzünün ağlayan Dionysos’un gözyaşları gibi toprağa düşer. Rüzgâr, Boreas’ın hiddetli soluğu değil artık; daha çok, yaşlı bir filozofun iç çekişi gibi, geçmişin ağırlığını taşıyan bir fısıltıdır. Bu sokaklarda yürümek, Platon’un idealar dünyasına değil, aksine, gölgelerin hüküm sürdüğü mağaraya geri dönmektir. Balat, varoluşun trajedisini iliklerine kadar hissettiren bir sahnedir; burada her adım, Heidegger’in “dasein”ine bir gönderme, her köşe, bir Kierkegaard paradoksudur.
Ve o tanıdık koku: kızarmış balığın ve yeni soyulmuş kuru soğanın burun direğini sızlatan birlikteliği… Bu koku, yalnızca açlığı değil, geçmişin sofralarını, kaybolmuş sesleri, unutulmuş kahkahaları da çağırır. Balat, artık bir semt değil; bir hafıza labirentidir. Ariadne’nin ipi yoktur burada; yalnızca kaybolmak vardır. Ve belki de bu kayboluş, modern insanın aradığı hakikatin ta kendisidir: mitlerin sustuğu, tanrıların çekildiği, ama insanın hâlâ aradığı bir yer…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder