“Küçük şeyleri unutamayanlar en geri hatıraları daunutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket,hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.” Sait FaikAbasıyanık’ın “Semaver” adlı öyküsünden.
İnsan zihni, zamanın akışında biriktirdiği anılarla şekillenir; bu anılar, yalnızca geçmişin izlerini taşımakla kalmaz, aynı zamanda bireyin varoluşsal haritasını da çizer. Sait Faik’in “Semaver” öyküsünde dile gelen “küçük şeyleri unutamamak” hâli, aslında hafızanın lanetli bir kudretle bireyi esir almasının edebi bir tezahürüdür. Bu kudret, antik Yunan mitolojisinde Mnemosyne’nin —hafızanın tanrıçasının— çocuklarına bahşettiği bir lanet gibidir: hatırlamak, yaşamak kadar kaçınılmaz ve bir o kadar da yıpratıcıdır. Unutamayanlar, Lethe’nin sularında arınamayanlardır; bu yüzden ne geçmişin yükünden kurtulabilirler ne de geleceğe köksüz bir adım atabilirler.
Bu hatırlama mecburiyeti, bireyin mekânla kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Vatan, artık bir coğrafi sınır değil; anıların tortusuyla şekillenmiş, içselleştirilmiş bir duygulanım alanıdır. Sait Faik’in karakterleri, hiçbir yere kök salamayan, her yeri sevmeye mahkûm ruhlardır. Bu, Heidegger’in “yer” kavramına karşıt bir varoluş biçimidir: Dasein, mekânda değil, hatıralarda meskûn olur. Böylece birey, toprağa değil, hafızaya bağlıdır; vatanı, çocuklukta duyduğu bir şarkı, bir semaverin fokurtusu ya da bir martının çığlığı olabilir.
Bu bağlamda, unutamamak bir tür epistemolojik trajedidir. Bilmek, hatırlamakla başlar; fakat her hatırlayış, aynı zamanda bir yara açar. Platon’un anamnesis (anımsama) öğretisinde bilgiye ulaşmak, ruhun geçmiş yaşamlarını hatırlamasıyla mümkündür. Ancak Sait Faik’in evreninde bu hatırlayış, kurtuluşa değil, melankoliye çıkar. Hafızanın kudreti, bireyi bir Prometheus gibi zincirler; her gün yeniden doğan anılar, karaciğeri gagalayan kartallar misali ruhu kemirir. Bu yüzden unutamayanlar, sadece geçmişin değil, aynı zamanda kendi içsel mitolojilerinin de mahkûmudurlar.
Bu hafıza yüküyle yaşayanlar, bir yere ait olamamanın trajedisini taşırlar. Onlar için dünya, bir sürgün yeridir; her köşe, bir başka hatıranın yankısıyla kutsanmış ya da lanetlenmiştir. Bu bireyler, Benjamin’in “aurası”nı yalnızca nesnelerde değil, anılarda da ararlar. Her şeyi severek ölmek, aslında hiçbir şeyi tam anlamıyla sahiplenememektir. Bu, hem bir lütuf hem de bir lanettir: Mnemosyne’nin çocukları, unutamamanın kudretiyle dünyayı severek terk ederler; ama bu sevgi, onları hiçbir yere ait kılamaz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder